06700 Çankaya - Ankara 0532-342 23 89 info@kitapvitrini.com

Lily cole’u tanır mısınız?

Muhtemelen ismen bilmeyenler bir fotoğrafını görseler hemen çıkaracaklar. Aslen bir model. Model olmasına rağmen bilindik bir tarzı yok hatta itici bir tipi var bile diyebilirim. Daracık çenesi ve iri mavi gözleri. Sanki çizgi film karakteri. Her neyse bu bizi ve seni(!) ne ilgilendirir diyebilirsiniz. Çok da doğru ama bu dönemin insanları olarak bizler işi kendi bedeni olan insanlar hakkında konuşunca (konu her ne kadar alakasız da olsa) fizikleriyle ilgili de söz söyleme hakkını otomatik elde ediyoruz işte… Bir çeşit arsızlık diyebiliriz buna.

Ama elbette modellik, oyunculuk vb. gibi işlerle uğraşanların enstrümanlarının kendi bedenleri olması gerçeğinden yola çıkarsak, ürettiklerinin kendi kişilikleri ve bedenlerinden bağımsızlaşan ve sonrasında farklı süreçleri yaşamaya başlayan imgeler olduğunu söyleyebilir ve cürrettimize teorik bir kılıf bulabiliriz.

Gerçeği dile getirelim; maalesef kılıf olmaktan öte bir durum bu. İtiraf etmek gerekirse gerçeğin bizzat kendisi yukarıda bahsettiklerimiz. Burada işi yapanın, bu imgeden kendini ne kadar soyutlayabildiği çok önemli. Hayat mayat meselesi. Popüler kültür mecrasının yarattığı insan tipolojileri bu basit denklemi çözemezse bedbaht bir hayat çıkıyor ortaya.

Bir de sıradan insanların kendilerini böyle bir karmaşaya sokma çabası var ki bunu kendi adıma hem anlıyorum hem de anlayamıyorum. Zamanın sorunu “bastırılmış”lıktan çok doyurulamayan benliklerin abartılı gösterişi galiba. Göstermekten ve görmekten (!) hastalanıyoruz velhasıl.

Herkesin elbette göstereceği malzemesi var en başta bizzat kendisi ve kendisine dair bağlamlar; mekânlar, yemekler, nesneler ve nicesi… Bir de gerçekten gösterecek bir “şeyleri” olanlar var; sanatçılar. 

Bu çağda görsel işlerle uğraşan bir sanatçı olmak gerçekten zor olsa gerek. Çünkü bugün çok imgeyle yüz yüzeyiz ve maalesef çok imge; hiç imge değil de nedir ki?. Dolayısıyla bütün sanat nesnelerinin bildiğimiz anlamlarının ve biçimlerinin ötesini zorlayanlar artık sanatçı olmaya haiz.

Her dönem bu anlamda sınırları zorlayan sanatçılar vardı ve onlar unutulmadılar. Bildiğimiz hikayeler; Avignoglu kadınlar sanat çevreleri arasında tiksindirici bulunmuştu. Marcel duschampın pisuarı bir küfürdü, Warhol reklamı sanat yaptı ya da tersi …

Sanatı, sanat nesnesiyle sınırlı görmeyip doğrudan “izleyiciye” taşan eserlerin yaratıcıları, bahsettiğimiz sınır kavramını zorlamanın da ötesindeler. Onlar izleyici denilen şeyi nesnenin parçasına dönüştürerek öldürme girişiminde bulundular. Artık izleyici pasif konumu terk ediyor ve icracı konumunda aktifleşiyor.

Bu sanatçılar ayrıca “sanat dalı” denilen şeyin yok etti. Bugün fotoğraf, heykel, resim, mimari, edebiyat iç içe yediriliyor ve duyularımızı her yönüyle zorlamaya başlıyor.

Bu iki durum elbette birbiriyle ilişkili.

Örneğin bir sanat yapıtı düşünün; içinde dolaşabildiğiniz bir bulut odası ya da devasa bir çerçeve üzerinde yansımanızı gördüğünüz. Bu mimarlığın bir çeşit soyutlaması değil midir? 

 

Bulut Odası – Anthony Gormley

Dev Tablo- Yandan Görüşü- Anthony Gromley 

Mesela bir portre. Ancak kişiyi olduğu gibi resmetmeyen onu sözcüklerle betimleyen kelimelerin çizimi. Edebiyat mıdır bu, yoksa çerçeve içinde bir resim mi?

İleri götürün işi ve bir filmin betimlemesinin yazılı olarak duvarda gördüğünüzü varsayın. Sinema+edebiyat+resim=?

  

Fiona Banner

Bir binanın tepesinde atlamaya hazır bir adam gördüğünüzde heyecanlanıp, o kişiyi kurtarmak için çabalamaz mısınız? Heykel sokaklarda, hele ki tepelerde, her an rastlayabileceğimiz bir şey değildir neticede.

 

Anthony Gormley – Kendi kalıbından çıkardığı heykellerin şehir içinde sergilenmesi

Ya bir sanatçı, kendi kanından (dondurarak) kendi büstünü yapıyorsa ve kendi yansımamızı bu büstte görüyorsak?

  

Marc Quinn – Man in The Mirros, Sağda Lily Cole heykel üzerinde kendi yansımasına bakarken

Kendi bedenini nesneleştirerek sürekli bedenleri üzerinde değişiklik yapan (dövme, estetik vb…) sıradan insanların klasik tarzda heykelleştirilmesi bu bedenlerdeki deformasyonun, insan olma durumlarını hiç de uğraşmadan anlatması ilginç değil mi?

    

Marc Quinn – Sağda görünen Chelsea Charms’in kalıbı alınarak heykelleştirilmiş

Bir de mimari bir şaheserin belki de bir adanın üzerinin bezle kapandığını düşünün…

  

Christo

Bütün bu eserler gerçekten deneyimlerimizi, duyularımızı ve algımızı zorluyor. O yüzden hem şaşırtıcı hem de heyecan veriyorlar. Müzeler ve sergilerde gezilerek bakılan ve hakkında okunan şeyler olmaktan çıkartıyor bu durum onları.

Yine de bizim onları deneyimleyebilmemiz çok güç. Peki bu eserleri, sanatçılarıyla birlikte bizim için deneyimleyecek biri çıkarsa? Bir taraftan kendi hissettiklerini anlatıp bir taraftan da sanatçının kendi ağzından “asıl” derdini dinlerse?

Garip görünüşlü modelimiz Lily Cole seçtiği sanatçılarla 2 gün geçiriyor, atölyelerinde çalışıyor, eserlerini deneyimleyip üzerinde konuşuyor bazen de kendisi soruların hedefi oluyor. Çünkü bahsettiğimiz gibi, kendisi de aslında kendi imgelerinden yığınla kopyalar yaratmış ayaklı sanat eseri.

Anlayacağınız bizim alışkın olduğumuz didaktik sanat ve tasarım programlarından farklı Lily Cole’un hazırlayıp sunduğu Art Matters …

Tasarım kokan bir mekanda, tasarlanmış sandalyelerin üzerinde mesafeli sunucu eşliğinde eseri anlamaktan ziyade; “Böyle de bir şey var. Azıcık kültürlenin!” minvalinde bir program değil.

Ha derseniz ki; “bizim ülkedeki eserler ve sanatçılar böyle bir programı kaldıramaz zaten…” siz de haklısınız derim. Ne de olsa artık biçim de, içerik de, bunların sunumu da iç içe karmaşık.

Kısacası tavsiyemdir bu programı takip edin, izleyin…

 

Kivi