06700 Çankaya - Ankara 0532-342 23 89 info@kitapvitrini.com

BİR LEYLİ’NİN SABAHI

Milyonlarca olasılık içinden, yazarlardan Dostoyevski, masallardan Küçük Prens, isimlerden Yasin’i seçmek. Turgut’un Selim le arkadaşığı kadar zor Olric. Ve kelimeler gerçekten de bazen aynı anlamlara gelmiyor. Bir küpe çıkarır gibi birsürü anlam yükleniyor ve anlamlar kendi söyledikleri anlamlardan çok başka anlamlara…

Tüm gerçekliği kendi algınca yüklendiğinde o kütle boşluğu da taşıyan bir nihilizme dönüşüyor. Boşluğu yutan yılanlı şapka, gerçeklik de fil yutmuş yılana dönüşüyor. Herkes kendi peygamberini kurgularken küçük küçük prenslere ve prenseslere evriliyor. Ateşin birleştirici gücünü yokluğumuza ve yoksunluğumuza olandan yana kullanıyoruz. Sessizlik o kadar da olağan gelmiyor. Yalnızlığı ölçen bir alet icat ediyorsun; ve hiçbir zaman kendi üzerinde deneyemeyecek olduğunu bilmenin verdiği acizlikle tüm zamanların  en yalnızı sen oluyorsun . Kokunun dokusunu gerçekliğe indirgediğinde elleri  bin yıldır ceplerinde kalmış bir dilenciye dönüşüyorsun. Günlerdir aç kalmanın iştahıyla tüm gerçekliği ağzına almak, çiğnemek, sindirmek ve sonra da dışkılamak ihtiyacındasın.

Vücuduna ait olmayan bir ilacı kusma tepkisi gibi sana ait olmayan zamanı/anı/fotoğrafı/ışığı/ maddeleştiriyorsun. Açlık hissini sigarayla yatıştırmak  yalnızca yalnızlığına çalınan bir parmak bal gibi kalakalıyor başucunda. Sabah homurtuyla uyandığında tüm bunlar çok da gerçekçi olmuyor. Anı yaşarken ertesi gün bunun da çok gerçekçi olmayacağının farkına varmak bile varlığını reddetmenin yöntemlerinden biri haline geliyor. Metodolojinin yıkımı ! Yıktığın metodların arasında yaşayan cüruflara dönüşmek içten bile değil artık. Sevgisizliği duyumsadığını söylerken bile kendini seviyorsun. Varlığının ispatını kendi algın üzerinden yaptığın sürece hiçliğinin yanılgısına düşüyorsun. Bir ses duyuyorsun sanki de o sesin ne sesi olduğunu algılayamıyorsun! ‘’ses’’ i  daha önceden tanıyorsun; ama kuş sesi mi demir sesi mi çocuk sesi mi olduğunu algılayamamak gibi… Algı düzeyin henüz onu kategorize edemiyor. O kadar yükselmemiş olduğunu ispatlıyor (übermench ‘e övgü). Ama yine de kendini olağana adayamıyorsun.

Kasların gevşiyor,ışık , koku, duyular, hissiyat, neşriyat, neşter-iyat, kendine biat, serkeş, bozuk yazılar bir anlam ifade etmiyor. Boşluğunu oluşturan şey seni içine çekiyor; an-lara bölen/bölüştüren, paydalarına üleştiren ancak asla boşluklara ayrıştıramayan bir halka oluşturuyor. O halka seni besliyor. Işıldayan gerçekliğin , böylece sana  asla ‘sarı’ ışık yakmayan bir güneşe , anımsamadığın yazar adlarına, erkek isimlerine addediyor. Ruhunu hadım etmenin ihtişamına erişemeden algı düzeyinin sığ gerçekliğinde eriyip dumanlaşıyorsun. Daha kötü tarafı, bu durumu senden başka kimse algılayamıyor. Bu sebeple tüm kapıları açmak gerekiyor. Sana giren ve çıkan ve açılıp kapanacak olan  tüm organizmaları besleyen , dönüştüren bir yaşam formu haline geliyorsun. Hız kesmeden  karanlık bir yolu koşmak gibi ancak nefesin tükendiğinde durup resmi dışardan görebiliyorsun. Tüm yollar senin kapılarını aralayan  kesiklere dönüşüyor. Hiçbirşeyi aramaya çıktığında asla bir şey bulamadan devam edeceksin yola… Kuş evlerinin hissettirdiği ulaşılmaz huzuruna ermek kadar basitken yaşamak, öngörülerin seni ele veriyor. Hiçbir yere varmamak için çıktığın amaç seni ancak başladığın yere getiriyor. Hiç gitmeden geliyorsun; olduğun  yere/zamana… Nesneyi elinde buharlaştırıyorsun. Neyi düşünmüşsen onu yok ediyorsun; varlığını yıkıma uğratıyorsun. Vücut bulmak isteyen herşey gerçekliğini delik deşik eden boşlukları, aralıkları dolduruyor. Bir algıyı tül baltalarla parçalamaya çalışırken ulaşamadığın hiçliğe erişiyorsun.

Bir tepeden kendine bakıp, kendi hiçliğine oklar fırlatıyorsun. Okların her biri yaratmaya cesaret edemediklerini parçalıyor. Ancak düşünerek zaten algı hızına erişemeyen acizliğine gösteriler uygulayan bir pandomim sanatçısından rol çalıyorsun. Seyirciler bunun pek de farkında değilken, filler ve aslanlar senin bin yıldır aç bıraktığın ruhunu parçalıyor. Sahte bir melankoliyi yaşayamayacak denli kendi içine düşmüşken o fotoğrafı göremeyecek kadar pratikten yoksunsun.

Sonunda bir rüya görmüş kadar oluyorsun; karanlık nehirlerden kapkaranlık çağlayanlara dökülmek gibi tablolar yapıyorsun. Başkasının körlüğünü yaşayamayacak denli renklere hakim olduğunu keşfetmek, kendi ruhuna güdümlü bir füze fırlatmaya benziyor. Benzeştiğin şey seni farklı kılan da bir şey aslında. Farkındalık bunu sadece bir buhara dönüştüren sessiz yanılgı gibi kendi içine çörekleniyor, bağdaş kuruyor. Evet Hamza yani Yasin bin yıldır ceplerinde biriktirdiği ellerini ortaya döküyor* . Bu uyum korkunçtur Yakup ! Yakup mu dedim bazen karıştırıyorum. Karıştırdığım şeyleri ben kurbağalara bağırıyorum. Ve güzel Godiva biliyor musun ki ben her gece sana ağlıyorum. Bir bilsen dünyadaki tüm atlasr seni bir gün üzerinde taşımamak adına ölebilirlerdi.

Ve sen tüm yanılgılarını bir ata yüklemeyi tercih ederken bin yıl sürecek bir masalın prensesi olmayı talep ettin. Sonucunda, seni içine çeken bir ırmak gibi dalgalarının da bir parçası oluverdin; hiçliğini bir imgeye yeğledin ! Sen , şimdi, tüm körlerin rüyalarında intihar hakkını elinde bulunduruyorsun! Evet rüyanın sonunu ancak ve ancak sen biliyorsun…

Kivi